İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik: Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nin Raporu Hakkında

Ömer Madra: BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (HAİDP) ’nin ikinci panelinin dördüncü raporu yayımlandı. İçeriği hakkında biraz bilgilendirir misiniz bizi?



Semra Cerit Mazlum: HAİDP ikinci çalışma grubu, iklim değişikliğinin etkileri ve bunlara uyumla ilgili önlemler konusundaki raporu yayımlandı Cuma günü. Bu rapor üçüncü değerlendirme raporunun, yani 2001’de yayımlanmış olan raporun bulgularını daha da ileri götürüyor. Orada tanımlanmış olan olası etkileri ve sorun alanlarını daha geniş biçimde, daha fazla kanıtla, daha fazla bilimsel veriyle destekleyerek, o raporda tanımlanmayan ya da eksik bırakılan bazı sorunları da ekleyerek, o zamandan bu yana gözlemlenen değişiklikleri de katarak daha geniş biçimde, bundan sonra küresel düzeyde iklim değişikliğinin ne gibi etkileri olmakta ve olacak, bunları ortaya koyuyor. Bu küresel değerlendirmenin yanında, rapor aynı zamanda bölgeler düzeyinde, yeryüzündeki farklı bölgeler üzerinde de hem olmakta olan hem de olası değişiklikleri, iklim değişikliğinin yol açacağı sorunları belgeliyor bir şekilde.



Avrupa bölgesi içerisinde Türkiye’yi de değerlendiriyor rapor. Avrupa bölgesinde en olumsuz şekilde etkilenecek bölgelerin başında geldiğini görüyoruz. Olumsuzlukların daha fazla belgelenmiş olmasının nedenlerinden bir tanesi, Avrupa’ya ilişkin çalışmaların daha fazla yapılıyor olması. Raporun öteki özelliği de modeller üzerinden kurmayıp değerlendirmelerini, gözlemlere dayandırması.



ÖM: Artık “iklim değişikliği vardır ve ölçülebilir” diyorlar.**



SCM: Kanıtlanabilir, varolan durumun gözleminden kaynaklanan veriler bunlar. O yüzden de politik değerlendirmelere ya da spekülasyonlara konu olmayacak olan kanıtlar bunlar, güvenilirlik dereceleri de o yüzden daha fazla rapordaki değerlendirmelerin. Rapor, doğal eko sistemlerin iklim değişikliği karşısındaki tepkilerini sıralıyor, bunları, biyolojik sistemler, fiziksel sistemler ve insan çevresi olarak gruplandırıyor ve her biri ile ilgili ayrı ayrı değerlendirmelerde bulunuyor. Buzullardan su eko sistemlerine, orman eko sistemlerine, bildiğimiz yaşam formlarının hepsi üzerindeki etkilerini çeşitli biçimlerde, çeşitli boyutlarıyla değerlendiren veriler ve kanıtlar ortaya koyuyor. Tabii, korkutucu da bir sonuç çıkıyor bundan dolayı ortaya, pek çok sorun alanını gerçeklerle birlikte, verilerle birlikte ortaya koyuyor.



Su eko sistemlerinin nasıl olumsuz şekilde etkilenmekte ortaya koyuyor, su miktarlarındaki azalma, buzullardaki erimeler, buzul alanlarındaki buzul göllerinin hem sayısının hem genişliğinin artması gibi... Toplumsal sistemlerdeki olumsuz etkilerini de ayrı ayrı sıralıyor. Rapor, hem bütün kıtalardan hem de okyanuslardan elde edilen verilerin ve kanıtların, doğal eko sistemlerin iklim değişikliğinden ve sıcaklık artışlarından dolayı olumsuz bir şekilde etkilenmekte olduğunu bir kere daha ortaya koyduğunu söylüyor.



ÖM: Yani bütün bitkilerin, hayvanların ve tabii dolayısıyla insanların üzerinde olumsuz etkilerin her yerde duyulacağını net bir dille koymuş oluyor.



SCM: Hem karasal alanlardan hem de su alanlarından toplanan kanıtlar bunu gösteriyor bize. Örneğin bitkilerin yetişme sürelerinin, yani yetişme mevsimlerinin daha da uzadığını söylüyor. Bu da sıcaklıkla alakalı olan bir şey, daha sıcak mevsimlerde bitkiler daha fazla yeşil kalabiliyorlar, daha fazla ürün verebiliyorlar. Rapor, sulak alanlarla ilgili sorunlardan bahsediyor, kıyısal alanlardaki eko sistemlerin büyük tehdit altında olduğunu söylüyor. Okyanuslardaki asitlenme oranının daha da yükselmeye başladığını söylüyor. Deniz seviyesi yükselmesinden kaynaklanan ve buzulların erimesinden kaynaklanan sel riskinin artmaya başladığını ve buzulların erimesinden ve deniz seviyesinin yükselmesinden dolayı daha fazla insanın sel tehlikesi altında kaldığını söylüyor. Kıyısal alanların yine aynı nedenden dolayı erozyon tehlikesi altında olduğunu söylüyor. En fazla etkilenecek bölgelerin başında, ekolojik özellikleri açısından kıyı bölgeleri geliyor. Kıyı bölgelerinde yaşayan insan nüfusunun yüksekliğini dikkate aldığımızda, toplumsal sistemler üzerinde de etkisinin daha fazla olacağı anlamına geliyor tabii ki. Burada bir anlaşmazlık olmuş herhalde, raporun yayınlanması sırasında, ne kadar insanın selden etkileneceği konusunda raporu hazırlayan bilim insanlarıyla politikacılar arasında görüş ayrılığı yaşanmış. Hatta ilginç bir şekilde de raporun o bölümünü yazan bilim insanı terk etmiş salonu.



ÖM: Öyle mi? Bayağı ciddi bir durum. Los Angeles Times’da gördüğümüz bir haberde ciddi bir yumuşatma olduğu ve bilim insanlarının da öfke duyulduğu haberi vardı. Bu kadar yoğun olduğunu bilmiyordum.



SCM: Salonu terk etmiş Profesör, resmi olarak da protestosunu dile getiren bir açıklamada bulunmuş, yazıyla da dile getirmiş bunu. Daha sonra başka ülkelerin araya girmesiyle geri çağırıp bir uzlaşma yolu bulmuşlar. Kesinlik derecesi olmayan bir cümle yazarak, ortak bir yol bulabilmişler. Kıyı alanlarında sel riski ile karşı karşıya olan insanların sayısı ile ilgili olduğu gibi, raporun başka bölümlerinde de yaşanmış bu anlaşmazlıklar. Tabii genel bir tepkiye yol açıyor bu raporu yazanlar tarafından, çünkü onların, pek çok akademik olarak değerlendirmeden geçmiş yayının bulgularını, kanıtlarını değerlendirerek ulaşmış oldukları sonuçlar, politikacılar tarafından müdahale edilerek farklı şekillerde ifade ediliyor. Bu da tabii bilimin özerkliğini olumsuz etkileyen ve bilim insanlarının takdir yetkilerini, bilimsel değerlendirme haklarını da kötüye kullanan bir yaklaşım. O yüzden geniş bir memnuniyetsizlik olduğu anlaşılıyor raporun bu şekilde değiştirilmeye çalışılmasından. Hatta şu anda raporun yazımında görev almış olan bazı bilim insanları bir daha bu panelde çalışmayacaklarını dile getirmişler. Aslında şunu da söylemek lazım; bu bilim insanları hükümetler tarafından atanıyor.



ÖM: Kendi seçtikleri insanların yazdıklarından da memnun kalmıyorlar?



SCM: Ondan da memnun olmuyorlar. Oradaki hükümet temsilcilerinin yapmaya çalıştıkları, kendi başlarına bir rapor yazmak ya da onların raporunun alternatifi bir ürün ortaya koymak değil; buradaki memnuniyetsizlik, tanımlanmış olan sorunların ve bu sorunların boyutlarının bir politik sorumluluk doğuruyor olmasından kaynaklanıyor.



ÖM: Harekete geçmeyi gerekli kılacağı için tabii.



SCM: Bir politik yanıt verilmesi gerekiyor buradaki veriler karşılığında. Çünkü politika yapımını bilgilendirmek üzere yapılan değerlendirmeler ve yazılan raporlar bunlar.



ÖM: Bilim insanları, “şu tedbirleri alın, şu kanunları çıkarın, kısın,” filan demiyorlar, onlar sadece, “böyle bir şey vardır, iklim değişmektedir, ölçtük, bunun da muhtemel sonuçları, seller, denizlerin yükselmesi, kuraklıklar, vs.dir” deyip bırakıyorlar.


SCM: Politikacılar için varolan durumu gösteriyorlar ve ne yapılmasını gerektiğini de onlara bırakıyorlar, çünkü atılacak olan adım bir politik karar sonucu ortaya çıkacak. Bu raporda özellikle ne yapılması gerektiğini söylemiyorlar. Mayıs’ta çıkacak olan üçüncü değerlendirme grubunun raporunda, birinci ve ikinci raporların, yani “iklimdeki değişikliğinin boyutları nelerdir ve ne gibi etkileri olacaktır?” diye ortaya koyan raporların sonucunda bu etkilerden kaçınmak için hangi tür politik eylemlere girilmesi gerekiyor, hangi önlemlerin alınması gerekiyor, alternatifler nelerdir, ne ölçüde sera gazlarının azaltılması gerekiyor? Onunla ilgili değerlendirmeler olacak, örneğin üçüncü değerlendirme oranı %60 oranında sera gazlarının kısılması gerektiğini söylüyordu. O üçüncü bölümde de bu türden değerlendirmeler olacak. Birinci ve ikinci raporda politik yönlendirmeler ya da yol göstermeler yok. O yüzden de bu bölümde müdahalenin daha az olması gerekirdi ama yine de oldukça fazla müdahale eğilimi çıktı ortaya. Aslında, raporun dilini yumuşatmaya çalışırken kendileri üzerindeki baskının şiddetini azaltmaya çalışıyorlar hükümet yetkilileri. Fakat bu dilini yumuşatmaya, etkisini azaltmaya dönük müdahaleler, sonuç olarak bilimsel gerçeği değiştirmiyor, kanıtlar ortada, yalnızca bunların sunuluş biçiminde farklılık yaşanıyor, daha sert bir ifade yerine biraz daha yumuşatılmış bir ifade ile dile getiriliyor. Fakat yine verilere müdahale edilmesi mümkün değil. Zaten bu raporun orijinal hali çıktığında, değerlendirmelerin hepsi de görülmüş olacak. Şimdi yayımlanmış olan yalnızca politikacılar için özet, daha kolay izleyebilmeleri amacıyla yazılmış olan bir özet, teknik değerlendirmesi önümüzdeki aylarda bütün raporla birlikte ortaya çıkacak.



ÖM: Stanford Üniversitesi’nden, raporu hazırlayanlardan bir bilim adamı, Stephen Schneider, çok iyi özetlemiş bence durumu; “sıcak ülkelerde yoksul olarak bulunmayın, ayrıca fırtınalı vadilerde ve kıyılarda yaşamayın” demiş.



SCM: Stephen Schneider üçüncü raporda da vardı, onu yazımına da katkıda bulunmuştu.



ÖM: “Yüksek dağlarda bulunmak da iyi bir fikir değil” demiş.



SCM: Veciz bir şekilde ifade etmiş, yani kaçınmanın tek yolu kendinize güvenli bir yer bulmak. Tabii bu herkes için mümkün olmuyor.



ÖM: Zenginler için belki mümkün olabilecek, o da çok uzun süreli olmayabilir. Biraz Avrupa’dan bahsedelim isterseniz.



SCM: Rapor, ilk kez iklim değişikliğinin etkilerini bu kadar ayrıntılı olarak belgelendi. Geri çekilmekte olan, daralmakta olan buzullar, bitki ve hayvan türlerindeki değişimler...



ÖM: Onlar hareket de ediyor, kuzeye doğru gidiyorlar değil mi?



SCM: Raporun tüm bölümlerinde de var zaten, daha serin bölgelere doğru alçak yerlerden yükseklere doğru, kuzey enlemlerine doğru kaçış var bitki ve hayvan türlerinde. “Özellikle Avrupa’daki sıcak dalgaları nedeniyle bunların hepsi daha belirgin ve belgelenmiş bir şekilde ortaya kondu” deniyor raporda. Bütün Avrupa’nın, kuzeyi güneyi fark etmeksizin bütün Avrupa’nın olumsuz bir şekilde etkileneceğini ve bunun da ekonomik sektörlere önemli bir yük getireceğini, olumsuz etkilere yol açacağını söylüyor.

Avrupa’daki doğal kaynakların ve değerlerin dağılımında da bir değişiklik olacağı, Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde, doğal kaynak sahipliği, doğal kaynakların değerleri, özellikleri açısından bir farklılaşma yaşanacağını söylüyor. Daha fazla sel tehlikesine maruz kalınacağı, özellikle kıyısal sellere maruz kalınacağı ve erozyonların ortaya çıkacağını söylüyor. Pek çok organizmanın ve eko sistemlerin, yaşayan varlıkların bu yaşanmakta olan iklim değişikliğine uyum konusunda zorluklarla karşı karşıya kalacağını söylüyor.



ÖM: Çok karanlık bir tablo çiziyor aslında, bütün dünya için olduğu gibi, özellikle de Avrupa için de çok iyi kanıtlanmış. Bir de, tespit edilen, ölçülen değişikliklerin gelecek için de daha kötü de sonuçlara işaret ettiğini söylüyor.



SCM: Evet, varolan durumu gösterdiği gibi, olası sıcaklık artış derecelerine göre de gelecekteki etkileri tahmin ediyor. Geleceğe yönelik projeksiyonlar tabii ki şu andakinden daha kötü. Bir kere başlamış olan bu eğilim, sıcaklıklar arttıkça daha da şiddetlenerek etkisini göstermeye devam edecek, hem türlerle ilgili hem sellerle ilgili.



ÖM: “Hem yaz turizmi kış turizmi de değişecek” diyor değil mi?



SCM: Avrupa’nın orta bölgelerinde karla kaplı alanlar azalıyor, buzullar erimeye başlıyor, bunun kış turizmini olumsuz etkileyeceğini söylüyor. Bitki türleri açısından da tür kayıplarının çok önemli boyutlara ulaşacağını görüyoruz Avrupa’da. 2080’lere doğru yüksek emisyon senaryoları dikkate alındığında tür kayıplarının %65’e ulaşabileceğini söylüyor rapor.



ÖM: Oldukça yalnız bir gezegende yaşayacağımız anlaşılıyor.



SCM: İnsanlar ne ölçüde uyum gösterebilirlerse, bunlarla kaplı bir dünya olacak galiba. İklim değişikliğinden başka, öteki sorunlar da buna yol açıyor, ama iklim değişikliği bunu şiddetlendiriyor.



ÖM: Bu raporun en önemli özelliklerinden biri de, çok somut olarak ölçümlere dayalı olması belki. Bir de, Avrupa’da da dahil olmak üzere, hiç bir yerin de bunun dışında kalamayacağını gösteriyor. Artık, “bazı yerler bunun dışında kalıyor, bize bir şey olmaz” diye iddia edilemeyecek.



SCM: Raporun bir bölümünün yazarı olan, İngiltere’deki bir enstitüden bir profesör bunu söylüyor zaten, raporu duyururken söylendi, “en yoksul olanlar iklim değişikliğinin etkilerini en fazla hissedecek” diyorlar ve aslında bir kazanan da yok iklim değişikliğinden. Bazı iddialar vardı, “bazı bölgeler daha kazançlı çıkacaklar bu ortaya çıkacak sıcaklık artışlarından, özellikle kuzey enlemlerinde yaşayanlar” diye; Rusya’nın da raporun bazı bölümlerine itirazları bundan kaynaklanıyordu. Fakat o raporu yazanların ortak görüşü şu ki; belki sınırlı ölçüde ve belirli bir zaman diliminde, belli bir yere kadar kazançlı olabilirler bu bölgeler, ama yüzyılın ortalarından sonra, artık kazançtan daha ziyade kayıplar ağır basmaya başlayacak, yani bir kazanan tanımlamak mümkün olmayacak. Aynı zamanda raporu yazan profesör de, iklim değişikliğinden kimsenin bağışık olmadığını söylüyor. Çünkü doğada sınırlar yok, büyük bir etkileşim, büyük bir sistem yer yeryüzü, o yüzden bir bölgede ortaya çıkan bir değişikliğin diğer tarafı etkilememesi, orada sonuçlara yol açmaması mümkün değil.



ÖM: Çeşitli toplantılara gittiğimizde, sık sık karşılaştığımız, muhatap olduğumuz sorulardan bir tanesi, “Türkiye’de ve dünyadaki etkilerini değerlendirir misiniz?” Bunun pek doğru olmadığını söylemeye çalışıyorum dilim döndüğünce, yani Türkiye de dünyanın bir parçası olduğu gibi, iklim de tek bir sistem zaten. Yani küçük eko sistemlerin bulunduğunu biliyoruz her yerde, bölgelerde ama aslında dünya iklimi bir bütün ve bu gezegenden başka bir evimiz olmadığı da bir gerçek.

Bush yönetimi, “iklim değişikliği, Amerika ciddi ekonomik zorluklar yaratacaktır” lafının çıkarılmasını istemiş. Bilimsel bile olsa onu duymak istemiyorlar anlaşılan. Aynı şey bütün diğer ülkeler için de geöerli. Çinli yetkililer de, Çin’de sellerden bahsedilmesini istememiş, Suudi Arabistan da kuraklığın artacağından bahsedilmesini istememiş. Türkiye bir şey dememiş galiba ama?



SCM: Türkiye’nin şu anda temsilcisi yok.



ÖM: İlgilenmiyoruz bu konuyla biz! Bu durumda Kyoto protokolü biraz gerilerde kaldı ama her şeye rağmen, imzalanması için neredeyse 180 bin dolayında imza toplanmış olan bir protokolü imzalamamakta direniyorlar. 28 Nisan’da Kadıköy’de bir toplantı var, bu meselenin ne kadar ciddi olduğunu göstermek için çok sayıda insanın katılmasının beklendiği.



AH: Dünya hükümetleri ne yapacaklar bundan sonra?



SCM: Kısaca iklim değişikliğinin dünyada ve Türkiye’deki etkileri ile ilgili bir şey söyleyip öyle Kyoto’ya geçelim. Yeryüzü büyük bir ekosistem olduğu için, bütün bölgeleri etkilenecek tabii ki iklim değişikliğinden. Bu küreselliğin somut görünümlerinden bir tanesi, yani bütün bölgelerin birbirlerine karşılıklı bağımlılığını açıkça ortaya koyuyor ekolojik değişimler.



ÖM: Zaten doğa tamamen her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğu bir sistem.



SCM: Siyaseti de, bu bağımlılığı tanımaya çağırıyor doğa, bu anlamda iklim değişikliğinin böyle bir etkisi var. Fakat raporun da söylediği gibi, bu küresel etki yanında, ülkeler ya da bölgeler düzeyinde de ayrıştırmalar yapılabiliyor, çünkü bu etkiler farklı bölgelerde farklı şekillerde ortaya çıkıyor, dereceleri değişebiliyor. Zaten kurak olan bölgelerde kuraklığın daha da artması ve çölleşmeye dönüşmesi şeklinde, su kaynaklarının daha da kıtlaşması şeklinde ortaya çıkarken, Türkiye gibi bölgelerde özellikle geniş kıyı alanları olan ülkelerde etkileri daha fazla, deniz seviyesi yükselmesinden kaynaklanan etkiler şeklinde ortaya çıkacağını, sulak alanların daha fazla tehdit altında olduğunu söylemek mümkün. Aynı zamanda bu ekolojik koşulları, ülkelerin kalkınma düzeyleriyle de birleştiğimizde, yani sosyoekonomik koşullarla birleştiğimizde etkiler biraz daha farklı bir görünüm kazanıyor. Belki daha gelişmiş bölgelerde, biraz daha varsıl bölgelerde ortaya çıkan sonuçlardan etkilenme oranı daha düşük olabilirken, Türkiye gibi ülkelerde ve daha yoksul ülkelerde bunları daha ağır şekilde hissediyor insanlar. Çünkü, uyum önlemlerini almak ya da gerekli yanıtları üretebilmek, somut korunma önlemlerini üretebilmek daha zor oluyor bu bölgelerde.



Buna ek olarak ekonomileri doğrudan iklim sistemine bağımlı olan kaynaklara dayanan ülkeler ve bölgeler, iklim değişikliğini daha ağır bir şekilde yaşayacaklar. Türkiye’yi özellikle bu açıdan değerlendirmemiz gerekiyor, ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanan bir ülke ve tarım da iklim koşullarıyla çok yakından ilişkili olan bir sektör. Türkiye’nin sıcaklık artışlarından ve bağlantılı etkilerden daha fazla zarar göreceğini, hem ekolojik olarak hem de ekonomik ve toplumsal olarak daha fazla zarar göreceğini söylemek lazım. Bunu şiddetlendiren başka etkiler de oluyor, örneğin, kıyı bölgelerindeki yerleşimlerde nüfus artışının yoğunlaşmış olması, selden etkilenecek olan kıyı sulak alanlarının azalmasından, kurumasından etkilenecek olan insanların sayısını da arttırıyor dolayısıyla. Bu farklılıkları dikkate almak lazım Türkiye’ye etkileri arasındaki ayrımı ortaya koyarken.

Avrupa bölgesindeki etkilerine bakmaya devam edersek; Rapor, su kaynaklarındaki kıtlık, hidroelektrik üretme potansiyelinin azalması, yaz turizm olanaklarının zorluğa girmesi, ürün verimliliğinin düşmesi, sağlık riskleri ve orman yangınlarındaki sıklığının artmış olması gibi açıkça ortaya koymuş. Avrupa için ortaya konan olası tehditler Türkiye için de geçerli.



ÖM: Şunu net olarak görüyoruz ki, Türkiye öncelikle etkilenecek bölgeler arasında yer alıyor ve tedbirlerin alınması için geç bile olduğu söylenebilir.



SCM: Amerika yine itiraz etmeye devam ediyor, öne sürdükleri politika seçeneği iklim değişikliği ile mücadele için adaptasyon, yani uyum politikaları. “Deniz seviyesi yükseliyorsa onun önüne set çekelim, yerleşimler su altında kalmasın”, ya da “başka türden sağlık hizmetlerini arttıralım, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri ile bu şekilde mücadele edelim” gibi. Rapor bunu açıkça reddediyor, “uyum politikaları kaçınılmazdır, gereklidir, çünkü şimdiye kadar yaşanmakta olan ya da ortaya çıkan sera gazı birikimleri atmosferdeki sıcaklığı arttırdı, etkileri zaten ortada o yüzden bunlarla başa çıkmak için bu tür uyum önlemleri gerekli, fakat bunlar yeterli değil, bunların etkileri çok kısa süreli ve yerel olarak dağılıyor ve ülkelerin bu uyum önlemlerini alabilme kapasiteleri ekonomik olarak bunlara çok bağlı. O yüzden uzun vadede asıl alınması gereken önlem, emisyonların azaltılması. Emisyonları azaltmadığınız sürece, uyum önlemlerinin etkisi çok sınırlı kalacaktır ve maliyetler artacaktır” diyor. Karbonun sosyal maliyeti dediğimiz, milli gelirler üzerindeki etkisi de değerlendiriliyor bu raporda, Eğer önüne geçilmezse, iklim değişikliğinin çok önemli ölçüde gelir kayıplarına yol açacağı söyleniyor, çünkü maliyetler artıyor ve ekonomik kalkınma için gerekli olan kaynaklar ortadan kalktığı için ekonomik kalkınma mümkün olmamaya başlıyor.



ÖM: Bu da Türkiye’nin de, Amerika’nın da en önemli itiraz gerekçesini, yani Kyoto’da belirtilen tedbirleri almanın, onaylamanın maliyetli olduğu tezini de çürütüyor tabii.



SCM: Önlem almamak daha maliyetli çünkü, bunu bir kere daha görüyoruz burada. Amerika’nın rapora tepkisi ilk anda olumlu gibi geldi, “bizim dediğimizi diyor zaten rapor” şeklinde açıklamalar yapıldı raporun yayınlanması sırasında orada bulunan Amerikalı yetkililer tarafından. Fakat tam da öyle olmadığını biliyoruz, hâlâ itirazların devam ettiğini görüyoruz. Yani Amerika’nın davranışı üzerinde bir değişikliğe yol açması çok olası görünmüyor raporun. Amerika’da ancak iktidar değişirse olabilir, fakat başka ülkelerde davranış değişikliğine yol açma yönünde etkisi olduğu görülüyor; örneğin Çin’de de görülüyor; derecesi küçük olabilir, ama emisyon salımları konusunda sorumluluğuna sahip çıkma eğilimine girmeye başladı Çin.

kaynak:9 Nisan 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.